CEYHUN YILMAZ İLE SÖYLEŞİ
Kahkahalarıyla tanıdığımız Ceyhun Yılmaz’la bu kez sahne ışıklarının ötesine geçtik; şiirlerini, yalnızlığını ve mizahında ardındaki Ceyhun Yılmaz’ı konuştuk.
Aylin Saral: Star Tv’de yapım yardımcılığı , TGRT’de spor muhabirliği… Medyanın analog döneminden dijital çağa uzanan bir yolculuğunuz var. Sizce bu süreçte neyi kazandık, neyi kaybettik?
Ceyhun Yılmaz: Biz yaşımız itibariyle tam bu meridyene denk geldik. Hem öncesinde hem sonrasında bu dönemi yaşadık. İlk söylediğin Star Tv yapım yardımcılığı benim lise son sınıftaki dönemim. O zamanda ilk gençlik çağlarımızda insanların özel televizyonlarla yeni tanıştığı dönemdi. Şimdiki dijital çağın ilk adımları diyebiliriz. Kazandığımız şey bence genel olarak söylersek büyük bir globallik kazandık. Dünya bir köy olacak diyorlardı ya tek bir köy, onu kazandık. Kaybettiklerimiz çok acı tabii ki. Çok büyük bir samimiyet kayboldu bence. Aynı zamanda toplumsal olarak da dünya olarak da büyük bir sıcaklığı kaybettik. Sanki bahçeli, pastel renkli bir evden, soğuk mavi renkli çok canlı binalara geçtik gibi düşünüyorum.
A.S: Ceyhun bey biraz eskilere gidelim… Bakırköy’de büyüyen , Yeşilköy’de liseyi okuyan o çocuk, bugün ki Ceyhun Yılmaz’ı bu masada görse ona ne söylerdi?
C.Y: Bende bu sorunun cevabını ara sıra kendime soruyorum. Bir kere ben eski hallerimi çok aptal buluyorum. Gençliğimizde ki o hallerimizi hepimiz aynı bulmalıyız ayrıca. İnsan gelişen bir varlık, geldiği noktada bir önceki noktayı beğenmemeli. Fakat öveceğim yanlarda var. Ben bilmeden bir çok şeyi yapmışım. Mesela o bilmeden yaptığım şey vazgeçmeyiş…
Yeşilköy’den başlayalım. Yeşilköy 50. Yıl Lisesinde ben çok erken uyandım. Yani birazda uyumam gereken yatakta çok erken kalktım. Ve saate bakmaya başlamıştım. Neler olabileceğini hissediyordum artık. Çünkü planlarım ve hedeflerim vardı. Bir de kendime abi, abla gördüğüm insanların yaşadıklarına çok yakındım. Bunlardan biri Okan Bayülgen diğeri Nurseli İdiz. Onlar gibi olmak, onların meslektaşı olmak için çok sabırsızdım. Fakat dünyadaki en karışık ve güzel kavram zaman. Asla tutamıyorsun zamanı. Ne ittirebiliyorsun ne durdurabiliyorsun. Orada zamanı ittirme çabalarım sonuçsuz kaldı (gülüyor). Şimdi de yavaşlatma çabalarımın başarısız kaldığı gibi. O zamanlar şunu düşünüyordum. Ne olacağım belli, ama ne zaman olacağım , nasıl olacak onu bilmiyordum. İlk radyo başlangıç günlerimden, o bir şeyleri farketmeden yaptığım dediğim günlerden bahsedeyim.
Cumartesi, Pazar radyo programı verdiler bana. Ben hafta içi beş gün oradaydım. Kendi programım haftasonu olduğu için yedi gün radyoya gidiyordum. Sabah saat 06.00 da kalkıyor , 06.30 civarı hazırlanıp dışarı çıkıyor, Halkalı Oyak sitesinin otobüs durağından Merter’e minibüsle, Merter’den Mecidiyeköy’e otobüsle, Mecidiyeköy’den de tekrar Levent’e otobüsle yol gidiyor, her akşam bunların aynısını geri dönüyordum. 20 Lira harçlığım vardı. Sigara içmeyeyim diye babam anneme sadece bu kadar para vermesini söylüyordu. Ben rahmetli anneciğime ne kadar fenayız korkutarak ağlayarak sigara içeceğim, tost yemeyeceğim diye korkutuyordum. Anneciğim bir 20 Lira daha veriyordu. Akşama kadar radyoda kalıyor, akşam 20.00 de tekrar aynı yolu geri geliyordum. İlginç olan neydi biliyor musun ? Beni çağıran kimse yoktu.(Gülüyor) Bunu şu anki halimle gidip, o halime ‘böyle davran’ desem anca bu kadar olurdu. Yani şu an neden yaptığımı bilmiyorum ama altta yatan sanırım beni tanısınlar, beni sevsinler, bana iş versinler. Cumartesi, Pazar radyoda kimse yok, birkaç kişi var. Sekreter, görevli ve bir tane nöbetçi müdür var. Ama haftaiçi orası cıvıl cıvıl. Bir de bizim orada gördüğümüz çok önemli programcılar var. Arzu Çağlar, Romina, Levent Ünsal, Güçlü Mete, Nihat Sırdar, Melih Ekener, Hakan Gündüz, Levent Erim, Beyazıt Öztürk. Bu isimler o zamanlarda kitleleri peşinden sürükleyen insanlardı. O dönemlerde hemen hemen hepsi bana yardımcı oldu. Bir kişi hariç isim vemeyeceğim. Özellikle Hakan Gündüz’ün çok yardımlarını gördüm. Beni hazırlanacak bir çırak gibi yanlarında yetiştirdiler. Levent Erim mesela çok yardımcı oldu. Omuzlarından bakıyordum ne yaptıklarına. Kendi programlarına sesimle konuk ettiler beni. Çok iyiliklerini gördüm bu insanların ve orada yavaş yavaş arkadaşları olmaya başladım.
Birgün haftaiçinde yayın yapan bir arkadaşımız üç günlüğüne bir yere gitti. Onun programını benim yapmamı istediler. Ben çok heyecanlandım tabii çok mutlu oldum. ‘İşte beklediğim fırsat’ dedim. Üç gün boyunca sabah 07.00-09.00 prime time yani. Ben çok heyecanlandığım için ‘acaba radyoda mı yatsam’ dedim. Nasıl geleceğim sabah? Çünkü sabah kalkma alışkanlığım yoktur. Şimdilerde öyle kalkıyorum ama o zamanlar daha gençlik var tabii. Okan Bayülgen’in evi de kulakları çınlasın Best Fm’e çok yakın. Bebek’te oturuyor o zaman, Levent’ten Bebek 10 dakika. O zamanda sık sık gidip geliyorum evine. Çok abiliğini, büyüklüğünü gördüm, sağolsun. Dedim ki ‘abi ben ne yapacağım’ , ‘bende kal ben sabah seni uyandırırım ’ dedi. Çünkü uyumuyordu. Bende kendisini çok güvenilir buluyordum. Şöyle bir an yaşandı. 06.00’da kalkmam lazım. Sonra bir uyandım ,Okan ‘Cey,Cey,Cey’ diye sesleniyor. Uyandım ‘sana kahve yaptım’ dedi. Ömrümde ilk defa bana kahve yaptı, bende anlamadım. ‘abi kahveyi ben yapardım’ dedim. Kahveyi içiyorum , gözlerimde böyle mahmur bakıyorum. Karşısına oturdum sakız çiğniyor. Dedim ki ‘abi ne oluyor’. Dedi ki ‘ben bir defa radyoya geç kalmıştım, bana hiç kızmadılar’. Birden bana hatıra anlatmaya anlatmaya başladı. Bende ‘ne demek istiyor acaba’ dedim. ‘abi bana bunu neden anlatıyorsun’ diyince ‘saat 08.00’ dedi. (gülüyor) Hayatımda beklediğim fırsattı. Emrah kulakları çınlasın dedim ‘abi beni kovacaksanız şimdi kovun’. Okan Bayülgen beni korumak için radyoyu aradı. ‘Ceyhun benim yüzümden geç kaldı’ dedi. Güya bana yardımcı oluyor dimi? ‘ Seni Radyo D’ye aldıralım mı ‘ dedi. Kovuldum yani. (gülüyor) Ama sağolsun Emrah kovdurmadı beni. Sonra vazgeçmediler.
Esasen söylemek istediğim önceki yaşlarımda bu halimle karşılaşsam zaten yaptığım şeyi söylerdim. ‘Vazgeçme’ derdim. Bu söyleşiyi okuyacak olan gençlere söylemek istiyorum. Sana her sabah soracaklar. Şeytanlarda soracaklar, meleklerde soracak. Her sabah gerçekten gitmek istiyor musun? Bak seni isteyen yok. Ücrette almıyorum. Sonra başka yerlerden davetler geliyor. Eski muhabirlik yıllarımdan müdürlerim beni arıyorlar. Çok güzel ücretler teklif ediyorlar. Ben dayanıyorum. Hayır benim istediğim burada diyorum. Bu her sabah hayatın ‘gerçekten istiyor musun’ sorusuna inançla cevap vermek önemli olan.
A.S: 31 Temmuz 2024’de mikrofonu teslim edip geleneksel radyoculuğa veda ettiniz. Çeyrek asırlık bir alışkınlığı geride bırakmak insana bir sevgiliden ayrılmak gibi mi hissettiriyor, yoksa yeni bir hayata uyanmak gibi mi?
C.Y: Eğer gerçekten mikrofonu bıraksaydım bu sözlerini cevaplayabilirdim. Ama ben hiç bırakmadım. Sadece dönüştüm. Yani bırakmamızın sebebi zaten başlamış olduğumuz YouTube macerasıydı. YouTube o zamanlarda ve bu zamanlarda en çok takip edilen kitle iletişim aracı olduğu için bende yayıncılığımı eski algılanmamak adına böyle devam ettirdim. Sebebi radyo ve televizyon bizim gibi çocukların, gençlerin ve orta yaşlıların veya büyüklerimizin alıştığı bir sistemle bir yayıncılık türüdür. Eski sistem neydi? Akşam 18.00 Ceyhun başlar, Salı akşamı saat 20.00 Bir İstanbul Masalı vardır. Bu bizim alışkanlığımızın olduğu sistemdi. Oysa şimdiki sistemde istediğini istediğin zaman dinlemek ve izlemek öyle değil mi? İşte bende bu sisteme geçmek için eski kalmamak için çok sevdiğim radyo yayıncılığını bıraktım. Ve fakat radyonun kelimesi odeo. Video kelimesi izlemekle ilgili, odeo kelimesi duymakla. Ben odeoyu hiç bırakmadım ki. Hala podcastlerde spotifyda benim yaptıklarım duruyor ve yayınlanmaya devam ediyor. Önümüzde ki günlerde hatta biz bir yapay zekayla radyo programı yapmaya devam edeceğiz. Oda Spotify da podcast olarak yayınlanacak. İnsanlarla iletişim devam edecek. Ayrıca ben milli bayramlar için özel podcastler yaptım, hala duruyor. Özel insanlar içinde örneğin Zeki Müren, Ertem Eğilmez, Orhan Veli Kanık. Yani radyo iletişimime devam ediyorum. Sadece radyonun yayın sisteminden çıktım. O yüzden sorunun içindeki vedan asla gerçekleşmedi. Hala devam ediyor.
A.S: Aslında geleneksel radyoculuğa vedanızdan bahsediyorum.
C.Y: Evet onu bırakmak zorunda kaldım. Çünkü sebebi de dediğim gibi eski old fashion dedikleri yani eski moda kalmamak için bıraktım. Ki benim için hayatımdaki kariyerimin en mutlu anlarından biride insanların bana gitme derken bırakmamdır. Ben bunu okuyan herkese tavsiye ediyorum, aynı şeyi umut ediyorum. Bu işleri yaparken çok daha gençken hep düşünürdüm nasıl gideceğimi. Düşecek miyim gözden, elden, ayaktan. Çok üzülürdüm kendime. Sonra tam istediğim gibi oldu. Nasıl gitmek istersin dersen ‘gitme’ sesleri arasında gitmek istiyorum derdim. O yüzden bugün her ayrıldığım radyo Best Fm, Kafa Radyo, Radyo D üçüde çok şükür ki ‘gitme’ diye uğurladılar. Önemli olan bu. Ben bir yere gitmedim. Sadece o firmalarda, tabelalarda durmaktan vazgeçip başka bir yola girdik. Seyircimle, dinleyicimle, takip edenimle hiçbir zaman bağımı kopartmadım.
A.S: Yıllarca akşam trafiğinde insanların yol arkadaşı oldunuz. Bugün ise bilgisayar başında YouTube için içerik üretiyorsunuz. Bu iki dönem arasında yalnızlık hissi değişti mi? Yoksa mikrofon kapandıktan sonra hissedilen duygu aslında hep aynı mı kaldı?
C.Y: Evet çok güzel bir soru. Bir aynılık var. O aynılık insanların trafikte isterlerse sana az önce bahsettiğim uygulamalardan o programları çağırıp izleyebiliyorlar veya dinleyebiliyorlar. Radyo programlarımın eski kayıtlarını veya yeni yaptığımız birçok sesli ve görüntülü programıda mesela şu an seninle konuşurken BBDZ isimli programımızın 87. Bölümü yayınlandı. Bu akşam trafiğe çıkan biri izleyebillir aynı şekilde. Kupacı Sevil’le yaptığımız o sohbette farklı değil. O yüzden dediğim gibi o bağ hiç kopmadı. O senin sorundaki duygusal veda aslında henüz hiç yaşanmadı. Galiba ben gözlerimi kapatıp, nefesim duruna kadarda hiç yaşanmayacak. Ama sevdiler sağolsunlar. En acemi hallerimizi bile beğendi insanlar. Bizede o acemi halimizle yaptığımız hataları yapmadan daha iyisini öğretebilmek gibi bir ders çıktı. Bu sevgiye de böyle karşılık verdiğimi düşünüyorum. Ve hala vermekte olduğumu.
A.S: ‘İkinci El Yalnızlık’ diyorsunuz bir kitabınızda. Sosyal medyadan milyonlarca takipçiniz var, sokakta herkes tanıyor. Ama sormak lazım, bu kadar kalabalığın içinde Ceyhun Yılmaz ‘ın yalnızlığı gerçekten kaçıncı el? Masada yalnız kaldığında o şiirler kime yazılıyor?
C.Y: Hemen sondan başlayayım. Şiir birine yazılmaz,ama birileri şiir yazdırır. Sebebi olabilirler ama sahibi asla. Burası nokta. Diğerine gelince en yalnızlığımda bile Tony , kedi var işte hayatımda. Ben hiç yalnızlık çekmedim. Yani insanoğlu yalnız bir varlıktır aslında. İsterseniz evli olun isterseniz çocuklu olun , hiç önemli değil. Bu yalnızlığı her an hissedebillirsiniz isterseniz. Biz bu yalnızlığın içinde lokal bir kalabalıkta yaşıyoruz. Ama biz totelde ve genelde yalnızız. Bu yalnızlıkla barışmakta lazım. Yalnızlığı hüzünlü mü algılıyorsun , mutlu mu algılıyorsun? O kişinin kendisine ait bir seçimdir. Fakat hiç kimse beni yalnız bırakmadı. Az önce dışarda gördüğün gibi yalnız kalmadım. Benim hayatımda bu hep var. Bunu şöyle hissediyorum. Hani bir semte gidersin, bir şeyler yemek istersin, şurada bizim bir tanıdık var oraya gidelim , orada bize bir şey olmaz hissi… işte ben bu ülkede , Anadolu’da özellikle, doğduğum, büyüdüğüm şehir İstanbul’da bu hisle yaşıyorum. Her yerde tanıdık var. Tanınmışlığı böyle yorumluyorum.
A.S: Bu duygu sizi dışarıda nasıl etkiliyor? İnsanların yaklaşımı tanınmak size ne hissettiriyor?
C.Y: Çok mutlu olurum. Beni tanımayanlara şaşırmamayı , kendimi birisi zannetmemeyi öğrendiğim kadar , tanındığında mutlu olmayı da hep muhafaza ettim. Bu konuda içtenimdir. Numara yapmıyorum yani. Seviniyoruz biz. Çoğu zaman benim bir yudum yiyemediğim oluyor. Çatalı ağzıma götürüyorum, ‘abi bir fotoğraf çektirebilir miyiz?’ diyorlar, aç olmama rağmen bırakıyorum, fotoğraf çektiriyorum. Bir kez olsun ‘of’ demedik. Bence bu işi yapan biride of dememeli, her anında mutlu olmalı. Benden çok daha şöhretin tepesinde yaşayanları gördüm ben. Özellikle Fatih Terim mesela. Bir kere bile şikayet etmiyor. Birkaç adımda, birkaç dakikada yürüyebileceği yolu yarım saatte yürüyemediğini gördüm. Ama bir kez bile of demedi. Bizim de onun daha küçüğü, küçük çapta yaşayanları olarak üzerimize düşen budur.
A.S: ‘Ben sana yanarken sen kim bilir nerede üşüyorsun…’ Bu dizeyi yazan kişiyle milyonları güldüren komedyen aynı insan. Bir insanı hem bu kadar güldüren hemde bu kadar derin üşüyen bir şaire dönüştüren kırılma noktası sizce neydi?
C.Y: Bu hayatın kendisi bu. Benim özelliğim değil. Hayat aynen bundan ibaret. Gündüz dediğin anda gece oluyor. En karanlıktan sonra güneş doğuyor. Bütün denge bununla ilgili. En üzüldüğün şey yıllar sonra komik geliyor sana. Yani en mutlu olduğun an mutlaka geçiyor. Her zaman ağlayamıyorsun. Japonların söylediği gibi ‘ hergün yağmur yağmıyor’. Bir bütün bir denge hayatın tamamı. Dediğim gibi bir gün dediğimiz şey aslında gece ve gündüzün eşit paylaşacakları bir kavram. Bende kendimi bir gün gibi görüyorum. Gecem de var gündüzüm de.
A.S: Bu söyleşimizin sonuna gelirken okuyucuya kalacak son cümle ne olsun? Ceyhun Yılmaz’ın hayat manifestosunu tek bir cümleyle özetlemek gerekirse , o cümle ne olurdu?
C.Y: Kıymet yani değer. Bence her insanın her yaptığı olmasada çoğu yaptığı şey değerli olmalı, kıymetli olmalı. Ben hep kıymet verdiğim şeyleri yaptım. İnandığım ve özendiğim şeyleri insanlara anlatmaya çalıştım. En başta bu Cumhuriyet ortasında doğduk. Bir minnet duygusu ile yaşamamız gerektiğini anladım. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına, bütün o kıymetli isimlere benim görevim yaptıklarını bilmek, hepimizin görevi bilmek. Bana düşen kısmı bir sonraki nesillere anlatmak.
Bir erkek olduğum için bir kadını hakkıyla sevebilseydik keşke ama öyle bir şey olmadı. Hayatımda evlenmedim ben. Bu röportajımızı takip edenler arasında eğer bir kadını hakkıyla sevebilen adamlar varsa veya kız kardeşlerimde tam tersi bir adam varsa gerçekten kıymet veriyorlarsa bu kıymeti göstersinler isterim birbirlerine. Bir insanın bir insana en büyük hediyesi ayırdığı vaktidir. Sizi sevenleri turnusol kağıdı gibi o bardağa sokup çıkarıp anlayabileceğiniz bir şifre vereyim size. Size vakit ayırıyor mu? O vakti nasıl ayırıyor? Bunu görsünler. Değerli olup, insanlara değer verip, o değerleri ayırdıkları vakitleri ile göstersinler isterim. Anne – çocuklar arasında, baba – çocuklar arasında, anne- babamız arasında tek ilişki kriteri değerdir. Bu röportaj için son bir söz soruyorsan bana, sadece ‘değer’ derim. Bir insanın değerli olması o insanın sahip olduğu kıymet verdiği şeylerle ilgilidir.
SARAL DİJİTAL MEDYA
Aylin SARAL

